marmaris yeni sayfa
24-06-2020
Gülay KARAOĞLU

Gülay KARAOĞLU

AŞKIM SANAT

 

2017 Yılı Eylül ayında TASAM | (Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi)’nin Türkiye -

Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu Hazırlık Toplantısı’na katılmıştım.. Üç günlük

toplantıda teknik konuşmalar bizi biraz yormuştu.

Hafta sonu bir arkadaşımla onun tanıdığı bir sanat koleksiyonerini ziyaret etmek bize iyi

gelecekti. O zamana kadar bir çok resim sergisi gezmiştim lakin ne alıcı gözle, ne eleştirel,

nede resmi yapan sanatçının sanatsal çağrışımına dikkatimi vermiştim.

Fransız konsepti döşenmiş, restoran-kafe arası bir mekana girdiğimizde bizi Adil

Menemencioğlu karşılamıştı…

Dışarıda, Paris’in arka sokaklarındaki konsepti hatırlatan masalardan birine oturduk.

Kahvelerimizi yudumlarken bu ilginç beyefendi ile tekrar görüşeceğim aklıma hiç gelmemişti.

Sanatın içine bu kadar girebileceğimi ise hiç hayal etmemiştim. Bu dönemde Muğla

Üniversitesi, Arkeoloji Bölüm Başkanlığının proje çalışmalarını yönlendiriyor, danışmanlık

yapıyordum. Ayrıca, “Anadolu’da Taş ve Taş yapı Mirası Çalışmaları” Projesinin sekretarya

işlerini yürütüyordum.

Böyle yoğun bir gündem içerisinde yeni bir toplantı nedeniyle yolum İstanbul’a tekrar

düştü. Adil Menemencioğlu’nun bir resim sergisi davetini kabul ettim ve Astoria’daki sergide

tekrar sanatçılarla bir araya geldik. Sayın İbrahim Balaban’ın resim sergisi, köylü kadınları,

köy kokan resimler bana ilginç gelmişti.

O gün, o sergi beni dolaylı olarak sanatın içine çekti. Benimle özel ilgilenmişlerdi.

Çalışmalarım sanırım ilgi çekmişti.. Renklerin üstadı ressam Mehmet Yorulmaz ve İbrahim

Balaban ile güzel resimler çekindik. Adil Menemencioğlu’ nu . Daha yeni tanımaya

başlamıştım. Herkese eşit, saygılı, işini yapan bir koleksiyoner..

Adana’dan İngiltere’ye, İngiltere’den Türkiye’ye güzel esintiler getirmişti. Sanatçıyı iyi

tanıyordu.. Ara ara mezatlara da katılıyordu.

Bu sergiden sonra yeni yazacağım senaryo ve kitap ile ilgili görüşmem ve bilgi almam

gereken kişilerle ilgili bazı isimlere Adil bey sayesinde ulaştım. Yeni yazabileceğim kaynaklar

ararken, sanatla ilgili bilgimi de genişletmeye başladım.

Çocukluğumda dedem ve anneannem Şişli’de otururdu. Bende bazen genç kızlığımın o

asilik dönemlerinde hüzünle bu sokaklarda yaşamın anlamını, Belgin Doruğun “Taksi Şoförü”

‘filmindeki lezzeti ve anlamı bulmaya çalışılırdım. Yıllar sonra İstanbul’a geldiğimde,

kırsaldan, varoşlardan Avrupa yakası diye bir bölge oluşmuş, sanki İstanbul kimliğini,

duygularını, hazlarını, sevdalarını kaybetmişti.

Şişli sokaklarında saatlerce yürüyerek dolaşıyor, Mecidiye Köyden Beşiktaş’a oradan

vapurla Kadıköy’e geçiyor, şehrin kimliğini yeniden anlamaya çalışıyordum. Yapabilirmişim

gibi, İstanbul’u geçmişine sanki geri döndürmek istiyordum.

İstanbul kimliğini kaybetmişti… Ağaç altlarındaki sevdalarını, sahildeki el tutuşlarını yok

etmişlerdi. Orhan Kemal’in “Bir Filiz vardı” kitabındaki o masum, saf genç kızlar, Filizler

kaybolmuştu.

Alpay’ın Fabrika kızları çalışmaktan duygularını kaybetmişler, boyunları bükük, aş,

ekmek peşinde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı.

İstanbul aşkı Unutmuştu. Sevda ise başka bulutlarda, başka baharlarda İstanbul’u

uyandırmaya çalışıyordu.

İnsanlar birbirlerine oyun içinde oyunlarla dost olmaya çalışırken, ben hüzünlerde, sanki

yok olmuştum. Bu duygular içinde Adil Menemencioğlu’nu aradığımda beni sanat evinde

kahvaltıya çağırdı….

Ve, sanata bakışım o gün değişti. Geçmişte göremediklerimi görmeye başladım.

Belki de korktuğum, İstanbul’da kendim için inandığım değerleri kaybederken, içimdeki

sevgiyi de, İstanbul sevdamı da kaybetmekti.

 

Her yurt dışına çıktığımda, uçaktaki yabancı sayılarının fazlalığı ve onların İstanbul

heyecanı nedeniyle gururla döndüğüm bu tarihi muhteşem şehri, sevdalarda bulamamaktan

korkuyordum. İnançlarımı, karanlık bulutlara kaptırmaktan korkuyordum. Dünyanın en güzel

hazinelerine sahip bu şehir, aşkı sevdayı, dostluğu, kardeşliği unutmamalıydı…

Adil Menemencioğlu’nun, evi bir sanat şöleni sunarken, o gün orada tanıştığım gerçek

sanatçılar bana sanatın gerçekliğini, acılarını, mutluluklarını hissettirdiler. Bazen konuşmak

gerekmiyordu.

Gördüklerim, suskunluklar, çizilen resimler, yüzlerdeki çizgiler her şey sanatın o kadar

kolay icra edilmediğini, sanatçının çektiği acıların bir yansıması olarak sanatın ortaya

çıktığını anlatıyordu.

Sanat sonradan var edilemezdi. Sanat içgüdüsel, doğuştan kişinin genetiğinde var olan

bir olguydu…O olguyu ortaya çıkarmak ise çekilen acılara, mutluluklara, yaşanmışlıklara,

kimine göre derin duygularda bütünleşmeye, kimine göre iç ıstırabın yüzeye çıkmasına

bağlıydı…..

Bodrum’da kursa gidip ressam olup, sergi açan ve kendilerine sanatçı diyen kadınları

düşündüm…Güldüm….

Bilinçsiz, bilgiç konuşmalarda sanatı ve sanatçıyı kirleten insanlar…

Yılların yaşanmışlıklarını bir saatte elde edebileceklermiş gibi, sanatın güzelliklerini

görsel, işitsel, çizgisel yeteneklerini öğretilerinde kazanıp ortaya şaheserler

çıkarabileceklermiş gibi sevgili kocalarının, sevgililerinin paralarıyla sanatın içine giren,

seksüel kimlikleriyle kendilerini pazarlayan sanat kopyacıları…….

Zevk için, boş zaman değerlendirme, v.b gibi nedenlerle üretmek tabii ki güzel, lakin

gerçek sanatçıyla kendini kıyaslayıp sergiler açabilmek…!!!!

Gördüğüm yüzlerdeki derin duygular, ah nitelikler farkındalığını fark edemeyen ve değer

verilmesi gerekenlere değer veremeyen zavallı bencil insanlar….

Sanat beni içine aldı, evirdi, yüreğimdeki çözüm acıları iyice sızı veriyor…

Sayın araştırmacı, ozan, şair Üstat Akın Ok’un hazırladığı “SANATCI ANAYASASI”.

Gerçek sanatçıların yaşadığı zorluklara bir çözüm alabilecektir, sanırım…. İngilizce çevirisini

de inşallah uğraşacağım…..Sayın Akın Ok üstadım, uluslararası sanat arenasına da

Türkiye’deki sanatçı dostların sanatın içinde sanatla yaşama mücadelesini anlatılabilecek….

YAŞAYAN EFSANE SABAHATTİN TAŞDÖĞEN ( SABO BABA)

Son üç yılım sanatın içinde sanatçıyla dopdolu geçti. Araştırmalarım dışında

Roman/felsefe içerikli kitap sayım yediye çıktı. Tabi hepsini baskıya vermedim.

Bu çalışmalarım arasında Üstad Akın Ok’un “Sanatımızın Yeryüzü Kadınları” şiir

kitabının tanıtımı ile ilgili Tarık Akan Kültür Merkezindeki tanıtımına davet edildim. Kitabın

İngilizce çevirilerini yapmıştım. Oldukça değişik, alışık olmadığım bir tarzda ilk çeviri

denemelerimdi. Ve sanırım başarılı da oldum.

Bu toplantı aktiviteleri bitiminde değerli sanatçı, Türkçe sözlü heavy metalin tohumlarını

atan ilk müzisyenlerden olan üstad Sabahattin Taşdöğen, “Kınalı Kuzu” parçasını

seslendirdiğinde bizi değişik duygulara aldı götürdü…….

Kendisine yazdığım senaryo için dört veya beş müzik parçasına ihtiyacım olduğunu,

yardımcı olup olamayacağını sorduğumda olumlu yanaşması beni çok mutlu etmişti.

Rock/ Metal, heavy metal, hiç ilgilenmediğim bir alandı… Fakat parça seçimi için iki

yıldır düşünüyordum… Ormanda Nisan mimozaları arasında, beyazlar içinde dans eden,

güneşe ve ışığa ulaşmaya çalışan bir kadın , sahil, dalgaların sesi….filan,

Kendisi ile bir çok şöylesi yapıldığını gördüm. Muhteşem bir ses, muhteşem müzikler.

Yine de söyleşilerde eksik kalmış bir şeyler hissetim.

Rock Tarihimizin en yegane ve en özel gruplarından biri, DEVİL’in kurucularından,

1987 yılında yayınladıkları ve kendi isimlerini taşıyan ilk ve tek albümleri ile ülkemizin ilk

 

HEAVY METAL albümlerinden birine imza atmışlar… Grubun her bir üyesi birbirinden

kıymetli insanlar…

SABAHATTİN TAŞDÖĞEN, ses yarışmasındaki birinciliğini anlatırken sanki o

heyecanı yeniden hissediyordu.….

İlk günkü enerji ile sahneye çıkan ve sesi ile dünyadaki meslektaşlarından hiçbir

farklı olmayan büyük Usta Sabahattin Taşdöğen….

İnternetten uzun bir araştırma, saatlerce her bir parçayı dinlemem, ilgi alanım

olmayan bir tarzda severek dinlediğim müzikler….

İlginç olan dinlediğim her parçada yazdığım senaryodaki olaylarla bir ilişki

keşfettim…

Senaryodaki olayları anlattığımda fazla konuşmama gerek kalmadan hepsiyle ilgili

bir çözüm bulduk…Tabi, bu arada bir dolu bestesi olduğunu öğrendim….

Kendinden emin, umarsız, daha çok gençlere yönlendirici, bir baba modelinde,

bildiklerini gelecek nesillere aktarmaya çalışan vakur bir sanatçı vardı karşımda.

İnternetteki her bir parçanın ayrı bir değeri vardı…

İlklerden biri, DEVİL ve Usta Sabahattin TAŞDÖĞEN… Namı değer Sabo baba…

Gerçekten o gençleri yönlendirmesi yardımcı olması….. Egosuz ve kibirsiz, öğretici

kimliğinde bir rol model olması ile örnek bir sanatçı kimliği sergiliyor…

Tabii bu kadar beste fabrikatörü birinin neden yeni bir albüm çıkarmadığı merak

konumdu….

Bir sonraki yazımı doğrudan DEVİL Grubunun Muhteşem sesi, bestecisi, Sabahattin

Taşdöğene ayıracağım…

Bu ülkede değerli seslerin, örnek alınacak kişilerin nasıl yalnız bırakıldığını,

engellendiğini ayrıntılarıyla anlatacağım.

Özel olarak çaldığı parçalardaki hissiyatlar, yeni beste uğraşları da bende yaşayan

bir sanatçıyı, üstadı tanımanın gururunu oluşturdu.

Usta sanatçının eşsiz sesi ve yorumunda, şarkıları resmen yaşadığını fark ettim.

Hatta, sağ olsun bana da yeni bestelerinden birini, gitarıyla çaldı…

Şarkıların sözleri içerdeki devrimi anlatırken, bazen baharı, bazen rüzgarı anlatıyor,

bazen bir fırtına olup gökleri inletiyor…..

Bazen isyankar bir adam, yaşama, haksızlığa isyan ediyor…”DOĞUŞ” çığlığında

isyankarken, “Çiçeklerin Nefesinde” ’de Güneşin ardındaki ışıklarda dans ediyor,

çiçeklerin nefesiyle günün doğduğunu, sabahın aydınlığını hissediyor…

Sessiz ve mahzun sabahın fısıltısını dinliyorsunuz.

Müziğin ritminde kendinizi kırlarda, renkli papatyalar, gelincikler, mimozalar

arasında bulursanız hiç şaşmayın….

Evet, Üstat Sabahattin TAŞDÖĞEN’in yüzüne dikkatle baktığımda sanatçı kimliğinin

egolarını hissetmeye çalıştım, inanır mısınız, samimiyetten ve dürüstlükten başka bir

şey hissetmedim.

Gerçek sanatçı niteliğinin ve sanatçı kimliğinin altında başkalarını ezmeyen bir

yüreğe sahip olmalı. Bence Sabahattin Taşdöğen ‘i, Sabo Baba yapan da bu sade, dost,

samimi tavırları.

Sabo babayı, baba yapan, ayrım yapmadan eşsiz müzisyenliğinin yanında eşsiz

yüreği ile DEVİL’’i kurdukları günden beri her zaman genç gruplara sahip çıkması….

Müziğe ilk başladığı yıllardan beri sadece sahne üzerinde değil, sahne öncesi de

tüm hazırlıklarda bizzat çalışıp sahneye teknik detaylarda dahil kontrol ederek

çıkması.…

SABO BABA, gerçek bir müzik emekçisi, yıllarını müziğe vermiş. Birinci aşkım

dediği ve büyük bir aşkla icra ettiği heavy metal/rock müziğine büyük hizmetlerde

bulunmuştur….

 

Bu müzik tarzının her kesime ulaşması için çok büyük fedakarlıklar yapmış, yıllarca,

birçok müzisyen ve grubun sahneye çıkışlarında büyük rolü olmuştur,

Heavy Metal’in ayakta kalabilmesi için büyük çabalarla yıllarca çok önemli konserler

ve etkinlikler düzenlemiştir.

Sabahattin Taşdöğen gibi sanatı ve müziği için yaşayan, gençlere örnek olan

efsanelere yaşarken değerlerini vermek, bu toplumun görevidir.

Sanatçı doğuştan sanatçıdır. Sonradan sanatçı olunmaz, doğulur… Sanatı

gerçekten anlayabilirsek, ÜSTAT SABAHATTİN TAŞDÖĞEN gibi sanatın içinde yıllarını

yaşamış vermiş sanatçıları ve heyecanlarını daha iyi anlayabileceğiz…

Bu yüzdende topluma örnek olmuş değerlerimizi, hala yaşarken yüceltmek ve

onurlandırmak bizim elimizdedir…

Saygılarımla büyük Üstat Sabahattin TAŞDÖĞEN.

İYİ Kİ SİZ DEĞERLERİ YAŞARKEN TANIMIŞIM

Bu makale 68 defa okunmuştur.
MAKALE YORUMLARI